16 Ocak 2021

Geceyi Neden Sevdiğini Bilmeyen Biri

Kategori: Hikayeler

Leselya Koko

Ve bana geceyi neden sevdiğimi sordu. Yüzünde hafif bir küçümseme, ama ondan daha çok merak vardı. Sanki öğrenmeyi iple çektiği bir şeyi hiç de önemsemiyormuş gibi davranıyordu. Ayağını yere sürterek çıkarttığı sesle utancını saklayabileceğini sanıyordu. Oysa yüzü hemen karşımda, kızarmış duruyordu. Ayakları ise yerdeydi, bir oraya bir buraya gidiyordu. Bu hareketin onu niçin rahatlattığını anlamasam da paltoma gömülüp derin bir iç çektim. Aydınlık gökyüzünden elmacık kemiklerime doğru esen rüzgâr rimeli fazla çektiğim gözlerimi kısmama sebep oldu. Böylece gözaltlarıma hafif bir siyahlık geldi. Sanki hemen üstümdeki bulut geceden bahsedeceğimi öngörmüştü, sırf bu yüzden güneşin önüne geçmişti. Pantolonum pijama altlarını taklit edercesine genişlemiş, rahatlamıştı. Göz kapaklarıma bir hafiflik gelmişti, sanki. Sanki diyorum çünkü, tıpkı gece vaktinde olduğu gibi dünya hem apaçık hem de kapkaranlık bir hale bürünmüştü. Gördüğüm gölgelerden korkmalı mıyım yoksa onların aslında kapıya astığım ceket ve çantalar olduğunu mu fark edeceğim… Kim bilir? Geceleri pek bir şeyler bilinmez bence. 

 “Çünkü…” dedim kısılmış sesimle. Boğazımı temizledikten sonra daha net bir şekilde konuşmaya başladım. “Açıkçası, pek de bir nedeni yok. Bana sabahı ne diye sevdiğimi sorsaydın, ki sormazdın çünkü sabahı herkes sever, yani benim bildiğim kadarıyla… Sabahı neden sevdiğimi sorsaydın o zaman sana işte, yeni başlangıçlardan hoşlandığımı falan söylerdim herhalde. O temiz havayı içime çekmenin verdiği hazzı betimlemeye uğraşırdım. Karşında hem aşk şiirleri hem de tatlı tatlı öyküler yazardım. Öğle vaktini neden sevdiğimi sorsaydın eğer, ki soracağını sanmıyorum çünkü öğle ile sabah pek çok kişi için ayrı şeyler değildir, yani ben öyle biliyorum… Neyse, öğle vaktini neden sevdiğimi sorsaydın o zaman sana şu az önceki bulutun küstah küstah kapattığı güneşten bahsederdim. Ne de parlak olduğunu söyler, onu milyarlarca yıl kimsenin övmediği kadar överdim. Etrafı nasıl güzelleştirdiğini anlatırdım. Shakespeare’den iki sone, bir de oyun okurdum. Ve inan hiç sıkılmazdın, saatlerce okusam da sıkılmazdın, öyle bir tutkuyla her kelimeyi telaffuz ederdim… Sonra, eğer ikindi vaktini neden sevdiğimi sorsaydın, ki sormazdın eminim, çünkü çoğu kişi onu fark etmez bile, yani ben öyle varsayıyorum… Eğer ikindi vaktini ne diye sevdiğimi sorsaydın onun ortanca çocuk olduğunu anlatırdım sana. Kimse sevmediği, kimse pek önemsemediği için benim onunla bilhassa ilgilenmem gerektiğini açıklardım. Sana saçlarının rengini tarif ederdim, ama öyle bir tarif ederdim ki hangi renkten bahsettiğimi hayatta anlamazdın. Mavi gibi soğuk, kırmızı gibi sıcak, beyaz gibi temiz, gri gibi tozlu, kahverengi gibi kafası karışık bir renkten bahsederdim. Dudaklarının biçiminden söz ederdim, gözlerini uzun uzun konuşurduk. İkindiden sonra da cevaplanması en kolay soru, akşam olurdu. Akşamı, gün batımını niye sevdiğimi, onları her gün neden takdir ettiğimi sorsaydın bülbüller gibi şakırdım. Muhabbet kuşlarının çenesini kapatırdım. O kadar çok konuşurdum ki beni rencide ederdin. ‘Ama yeter, bir sus artık!’ derdin. Yine de ben konuşmaya, güzellikleri hiç çekinmeden övmeye devam ederdim. Sana tekrar güneşten bahsederdim. Onun vedasının beni her seferinde nasıl ağlattığından, nasıl gülünç duruma düştüğümden… Akşamın yumuşak melteminden söz açardım ve sen yine ayaklarınla yere Picasso’nun elinden çıkacak türde karalamalar yapardın. Keşke tabanında mürekkep olsaydı, değil mi? O zaman her bir sokağın kendi eseri olurdu. Ah, sokaklardan bahsetmemi isteseydin ne güzel olurdu! Ya da telefon kulübelerinden, renkli kupalardan, aromalı çaylardan, pul biberden, prizlerden… Keşke benimle kar tanelerini konuşmak isteseydin. O zaman sohbetimiz hiç bitmezdi. Ama sen gelmiş bana geceyi neden sevdiğimi soruyorsun. Olacak iş değil! Güneşten bahsedemem, kaçıp gidiyor. Renklerden bahsedemem, hepsi yerini siyaha ya da koyu maviye bırakıyor. Araba seslerinden söz edemem, gece hiç konuşmuyor. Nereden geçersen geç, hangi galadan çıkarsan çık, Moulin Rouge’un yanında da olsan, birkaç adımda o sonsuz sessizlik seni bir güzel sarıyor. Atılan her bir kahkaha teker teker duyuluyor. Biri iç çekmek için, genellikle geceyi bekliyor. Çok az ışık açık kalıyor, uyanık olan kimseler başka uyanık kimselerin hikâyelerini merak ediyor. Herkes düşünüyor ama mantığını kullanan pek olmuyor. Geç saatte yazılanlar sabahları siliniyor, söylenenler unutuluyor. Yıldızlar yanıp sönüyor, hiçbirine tam güven olmuyor. Sokak lambaları sohbet ederken ve kaldırımlar birbirlerini ziyaret ederken, insanlar balkonlarına çıkmış sessizliği dinliyor. Soğuk demiri tutunca tüm günlük işlerini unutuyorlar. Anne, baba, muhasebeci ya da makyöz olmuyorlar. Soğuk demire parmakları kenetlenen herkes, sadece… o şey oluyor… bilirsin, hiçbir şey… Ama bana geceyi neden sevdiğimi sormamalıydın. Çünkü bilmiyorum. Geceden bahsettikçe gecenin içine çekiliyorum. Tüm renklerim el ele tutuşunca siyah oluyor, siyah neden uğursuz bir renk merak ediyorum. Keşke geceyi neden sevdiğimi sormasaydın. Gerçekten, bilmiyorum.”

Yorumlar (6)

  • Beyza

    Beyza

    16 Ocak 2021 12:19 zamanında |
    Bu da çok güzel ♡

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      16 Ocak 2021 14:00 zamanında |
      Çok teşekkür ederim birtanem

      yanıtla

  • Oğultan

    Oğultan

    16 Ocak 2021 18:47 zamanında |
    Seninle gurur duyuyoruz! İyi ki radyodasın!

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      16 Ocak 2021 18:49 zamanında |
      teşekkür ederiiiim!

      yanıtla

  • Zeynep

    Zeynep

    17 Ocak 2021 07:34 zamanında |
    Benim gözümdeki siyah benim uğurlu rengim.?

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      17 Ocak 2021 14:46 zamanında |
      siyah güzeldir ♡

      yanıtla

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.