27 Haziran 2021

Kambur Duramayan Kız

Kategori: Hikayeler

Leselya Koko

Kambur Duramayan Kız

Bir Jane Austen romanı sabahından çok uzaktı o sabah. Hayır, Mr. Darcy henüz cümlelerini toparlayamamıştı ve Emma Woodhouse uyanıp da çöpçatanlık yapmaya başlamamıştı. Zaten Güneş, gözaltı kırışıklıklarına sürdüğü kremin kokusundan hoşnut bir şekilde kıpırdanırken enteresan rüyalar görüyordu. Bu rüyalar öyle çok umut verici ve büyüleyici değildi ama, inanılmaz derecede irite edici de değildi. Biraz huzursuzluk verici olduklarını söylemek uygun olurdu sanırım.

Mesela bir rüyasında Güneş kendisi değil, büyük sarı kafalı bir adamdı. Kellik sorunları olan, sıradan bir adam. Ve sokağın birinde yürüyordu, elinde tuttuğu çantada Allah bilir kaç belge vardı… Etrafındaki insanları inceliyordu. Kiminin saçı uzundu, kiminin kısa, ama hepsi bir şekilde birbirini andırıyordu. Şu sarı saçlı kanişe benzeyen kadınla öteki kaldırımda oturan ve bir Staffordshire Bull Terrier’e benzeyen adamın dişe dokunur hiçbir farkı yoktu.

Dükkânlar sıra sıraydı. Birinin tabelasında ‘avize’ ötekinin tabelasında ‘büyük numara ayakkabılar’ yazıyordu. Ama Güneş onları ayıramıyordu. Tek yumurta ikizi gibi aynı somurtuyorlardı. Ve “Bugün, dündür.” diye ahkâm kesiyorlardı. “Bugün dündür, kesinlikle bugün değildir. Belki yarın olabilir.”

Yürüyordu işte, Güneş. Rüyası bu kadardı. Özel değildi, güzel değildi, korkunç değildi, olağanüstü değildi. Griydi. Gökyüzünün o anki hali gibi. Kambur Duramayan Kız gibi griydi. 

 

Kambur Duramayan Kız açık penceresinden gelen sesi dinliyordu. Duyduğu şey, yaprakların hışırtısı mıydı acaba? Yoksa yağmur mu atıştırıyordu? “Yani çok da önemli değil.” dedi bir süre tahmin yürüttükten sonra. Gıcırdayan sandalyesinden yavaşça kalktı (ki gölgeler onu duymasın) ve yere kadar uzanan pencerenin kenarına oturdu. Bir an ayaklarını aşağı sarkıtabilmeyi diledi ama önündeki metal korkuluk parçaları sanki onun bu talebini yıllar önceden tahmin etmiş gibi birbirlerine kenetlendiler. “Olmaz kuzum, rahat dur. Sen içeri aitsin.”

Kambur Duramayan Kız makyajı olmadığı zaman birileriyle konuşmaktan hoşlanmıyordu. Genellikle yorgun görünürdü çünkü. Dinlediği kişinin anlattıkları umurunda değilmiş gibi gözlerinin yarı kapalı durmasına engel olamazdı. Dudaklarının sevimsiz bir kayık gibi düz görünmesinden de rahatsızdı. Bu yüzden çabucak konuyu kapattı. “Peki öyleyse…”

Bir anda dışarısı, normalden sessiz bir hal aldı. Bu Kambur Duramayan Kız için çok da mühim değildi çünkü o ya hiç ses duymamayı, ya da her an müzik dinlemeyi arzulardı. Müzik demişken, hava ona Lou Reed’i hatırlatıyordu. Şey diyordu: “Sadece mükemmel bir gün. Bana kendimi unutturdun.”

Yine de Kambur Duramayan Kız’ın bu ani sükûnetin sebebini merak etmediğini söylemek yanlış olurdu. Dudaklarını ısırıp yerinde kıpırdanıyordu. “Ağaçlar ben gelmeden önce derin bir sohbete dalmış gibiydi. Varlığım onları rahatsız mı ediyor acaba?” diye düşünürken yerde ezilmiş bir yaprak parçasının kendi kendine söylendiğini duydu: “Yahu, bütün gün uyanıksınız! Tıpış tıpış işlerinizi hallediyorsunuz. Bari sabah olmadan evvelki şu son huzurlu dakikalarda bizi rahat bırakın.” Öksürdü. “Şurada iki buçuk saatlik ömrüm kalmış, onu da mutlu geçiremiyorum. Sarkma kızım pencereden, sen içeri aitsin!”

Kambur Duramayan Kız dudaklarını yine kısa bir cümle kurmak için araladı ama Dut Ağacı ondan önce davrandı: “Ah şu aksi ihtiyarlar. Bahar zamanı dalından kopmayı nasıl başardıysa artık… Onu umursama kızım, gel bizimle sohbet et. Güllerle hava durumunu tartışıyorduk.”

“İçerisi çok sıcak.” dedi Kambur Duramayan Kız. Dut Ağacı güldü: “Burası da buz gibi. Böyle giderse üşüteceksin.”

 

Kambur Duramayan Kız kül rengindeki gökyüzünü inceledi. İçinde hafif pembelikler, hafif mavilikler ve hafif sarılıklar vardı. Bir ressamın acımasızca kenara attığı palete benziyordu. Bulutlar bulut değildi, gökyüzü koca bir bulut gibiydi. Kimse görevini düzgün yerine getirmeyince ortaya ne de güzel bir görüntü çıkıvermişti.

 

“Ay!” Dut Ağacı hafifçe silkindi. “Yağmur başladı yine. Bu kaçıncı?” Güllerden biri gözlerini devirdi, “Yedi.”

Kambur Duramayan Kız şimdi (tilki yağmuru efsanesini hatırladığından) tilkileri düşünüyordu. Acaba hangi biri ağlıyordu ve ne için acı çekiyordu… Kendi kendine iç çekip ne için gözyaşı döküyordu, merak etti. Çünkü yağmur dolu dolu yağmıyordu. Kabullenilmiş bir çaresizlikle yerleri siliyordu. Herhalde bir tilki, iç çekerken yanlışlıkla ağlayıvermişti. Sonra toparlanıp işine bakmıştı. Ve ardından yine, iç çekmişti.

 

“Silkinip durma.” dedi Aksi Yaprak. “Bu yüzden hayatımın baharında (ve mevsim olan baharda) kendimi kaldırımda çiğnenirken buldum. Senin şu yağmur tikin yüzünden.”

Dut Ağacı kendisine söylenilenleri pek umursamadan Kambur Duramayan Kız’a döndü. Sanki etrafında onu anlama kapasitesine sahip olan tek kişi oydu. “Rüzgârdan haberi yok bu aptalın. Zevk için silkindiğimi sanıyor.”

“Zevk almıyor musun?” diye sordu Kambur Duramayan Kız. Omuzlarının yavaş yavaş hafiflediğini hisseder gibi olmuştu. Sırtındaki sudoku çözülüyordu. Yağmurun tadına bakmak için sol elini demirlerin arasından geçirdi. Gözünün önünde sokak lambalarına düşen damlalar, nedense onun avucundan uzak duruyordu. Kupkuruydu, yağmur ona yaklaşmıyordu.

Gökyüzü bir anda patlayan flaşla aydınlandı ve karakterli bir gök gürültüsü duyuldu. Kambur Duramayan Kız halinden memnundu. Gök gürültüsünü dinlemek, boğazda takılı kalmış gıcıktan kuvvetli bir öksürükle kurtulmak kadar tatmin ediciydi. Ya da fırından yeni çıkmış, ve haddinden biraz fazla pişmiş ekmeğin kesilirken çıkarttığı ses kadar… Tüm çiçekler bu mucizeyi takdir etmek için çimden başlarını çıkartıyordu fakat karşıdaki karanlık binada aceleyle yakılan ışıktan, bir bebeğin korku dolu çığlıkları okunuyordu. Kambur Duramayan Kız “Bebekler de neden korkacaklarını hiç bilmiyor.” demeyi düşündü fakat karanlıkta hissettiği gölge yüzünden sustu. Omuzları katılaştı ve sırtı dikleşti.

 

O Kambur Duramayan Kız’dı. Anlaşılan, öyle de kalacaktı. Çünkü her saniyesini seyrettiği gün doğumunu yine kaçırmıştı.

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.