22 May 2021

Rilke okumayı istememiştim zaten

Kategori: Hikayeler

Leselya Koko

Rilke okumayı istememiştim zaten

“Gözlerinin kenarına hafif kırışıklık eklemeyi düşünüyorum. Yani genç ama, sonuçta kendince sıkıntılar yaşamış olabilir değil mi? Bakışlarının çökmesi için illa romatizması olmasına lüzum yoktur herhalde.”

Gülümsedim ve arkadaşımın uzun parmaklarıyla bana işaret ettiği resme baktım. “Büyüleyici görünüyor. Sen gerçekten, çok yeteneklisin.” Biraz utandığı için bakışlarını başka yöne çevirdi. “Bir de saçlarına iki-üç beyaz tel ekleyeceğim.”

“Tüm bunlara sebep olacak ne yaşadı acaba? Bir fikrin var mı?”

Arkadaşım (sanırım ona böyle diyebilirim) cevap vermeyip üstüne konuştuğumuz resim üzerine çalışmaya başladı. Odaklandığı için dudakları aralanmıştı. Yüzüne düşen saç tutamını birkaç kez kulağının arkasına götürse de bu mücadeleye galip gelememişti. Saçı kibirli bir biçimde önündeki kâğıda sürtünmeye devam ediyordu. Ama arkadaşım, çoktan başka bir dünyaya girmişti. Beyaz saçlı yorgun kızın dünyasına.

Elimi çenemin altına yerleştirip vakit geçirmek için Rilke okumaya başladım. Elimdeki eserde 1969 yılında intihar ederek hayatına son verecek bir kadına bu acı olaydan yıllar önce Rilke’nin yazdığı mektuplar toplanmıştı. Fakat içinde hanımefendinin yazdıkları yoktu, asıl merak ettiğim onlardı oysa.

 

“Şimdi en başta şunun teminatını vermek istiyorum: Beni bu türden satırlarla sevindirdiğiniz sürece, sizden gelen bir mektup sırtıma hiçbir zaman cevap verme görevini doğrudan yüklemeyecek. Bu sizi…”

 

Arkadaşım aklına çok büyük bir fikir gelmiş gibi resmini kitabımın üstüne koydu ve anlatmaya başladı. “Kızın saçlarına birkaç tel eklemek yerine, ön kısmını tamamen beyaz yapsam nasıl olur?” Tekrar gülümsedim. “Bence…”

“Bekle acaba… Evet evet öyle yapayım.” Resmin çizili olduğu kâğıdı tekrar önüne çekti.

O işine bakarken Rilke’yle mektuplaşmak nasıl bir şeydir diye düşünüyordum. Bana hiçbir sevdiğim şair yanıt verme nezaketini göstermemişti. Gerçi, ölü olmalarının bunda etkisi büyüktür herhalde. Yine de eğer bu kadar beyefendi ise kendileri, bir yolunu bulmayı en azından deneyebilirlerdi. Rüyama girebilirlerdi, evet. Bu kadarını yapabilirlerdi. Ama hayır, tenezzül bile etmediler. Ya da belki girecek dağ kadar rüya vardı önlerinde ve bana sıra gelmemişti. Onların bilge sözlerini duymak yerine her gece rüyamda beni huzursuz eden insanlar görüyordum ve günlerim, beni huzursuz eden insanları düşünmekle geçiyordu. Hatta bir keresinde tüm bu karmakarışık düşlerden kurtulmak için bilinç altımın bazı yönlerini nasıl kontrol edebileceğimi araştırmaya başlamıştım. Bir yandan günce tutarken, bir yandan da rüyalarımın anlamlarını öğrenip kendilerini tetikleyen durumları not ediyordum. Sonra bazen, gözlerimi kapattığımda kendimi aynı deftere rüyalarımı betimlerken görüyordum. Geri açtığımda, “Bu da rüyaymış demek.” diye düşünüyordum. Sonraki gün kendimi elimdeki boş kâğıdı incelerken ve “Bu da rüyaymış…” derken görüyordum. Nasıl olduysa bir şeyleri çözmeye giden yolu terk edip, çeşitli tatların ve iksirlerin karıştırıldığı bir tünele girivermiştim. Rüyalarımda da işte, karanlık tüneldeki bitmiş iksir şişelerinin zemine damlarken çıkarttığı sesleri duyuyordum.

 

“Bu yazacaklarım, Saygıdeğer Hanımefendi, pek de bir mektup gibi olmayacak. Size yöneltilen kaygılı bir sorudan fazlası değil bu. 28 Eylül tarihli mektubunuz öyle çok belirsizlik ve değişiklik içeren bir imayla sonlanıyordu ki, uzun süren yokluğunuza bir anlam vermeye çalışırken olası bütün zorlukları düşünmeye meylettiğimi hissediyorum. Beni biraz yatıştırabilirseniz iyi olacak.”

 

Arkadaşım sıkıntıyla kulaklarını kaşıdı. “Burnunun büyük olduğunu düşünüyorum. Aslında bu ona, mükemmel olmayan, asimetrik bir güzellik verdi, doğru. Ama çizime başlarken büyük burunlu birinin ortaya çıkacağını düşünmemiştim. Küçük burunlu birinin de ortaya çıkacağını düşünmemiştim. Galiba burunlar üzerine daha fazla kafa yormalıyım.”

“Bence oldukça karakteristik bir yüzü var. Zekice bir soru soracakmış ama karşı taraf anlayacak mı emin değilmiş gibi bakıyor.” Son söylediklerimi duyunca tebessüm etmesini bekledim ama beni duymamıştı. Sağ kulağına götürdüğü eli düz saçlarına çıktı ve onları hafifçe çekiştirmeye başladı. “Nasıl görünsün istiyorum biliyor musun?”

“Hayır.”

“Çok ama çok yaşlı, güzeller güzeli taze bir dağ gibi.”

“Uzayda çilek yiyeyim ama bana muz gibi gelsin hah hah…” Ben kendi kendime gülerken arkama yaslanıp saçlarımı at kuyruğu yaptım ve arkadaşımın ciddi ifadesini hiçbir şekilde bozmayışını seyrettim. “Öte yandan…” dedi kendi kendine. “Paspal görüntüsüne şık bir aksesuar eklemeliyim. Yani aslında yaşamaya karşı bir arzusu falan yok. Yine de güzel göründüğü için insanlar halinden memnun olduğunu düşünüyor. ‘Makyaj yapmaya 1 saat harcayan insanın herhalde çok büyük bir derdi yoktur.’ diyorlar kendi kendilerine. Böylece onun dertlerini dinleme zahmetinden de kurnazca sıyrılıyorlar. Nasıl?”

Bu sefer daha isteksiz bir şekilde gülümsedim. “Gerçekten çok güzel açıkladın.” Bir süre içeceğimin ardında kalmış buzları pipetimle karıştırdım. Çıkan tıkır tıkır, çiğ ses hem kulaklarımı rahatsız ediyordu hem de onları dişlerimde kırma isteği oluşturuyordu. Sonunda dayanamayıp (hiçbir zaman dayanamazdım) kocaman bardağı ağzıma götürdüm ve dibindeki buz küplerinin bir kısmının dilime düşmesiyle karşılaştığım soğuk yüzünden alnımı kırıştırdım. Yanaklarım buza yapışıp kuruyor, acıyordu. “Dayan.” dedim kendi kendime. “Şu an karşında Sartre’nin durduğunu düşün. O felsefi felsefi konuşuyor ve senin ağzında bir buz küpü olduğundan hiç haberi yok. Bakalım acı çektiğini belli etmeden düşmanını eritip boğazından geçirebilecek misin?” Soğuk başımı ağrıtıyordu, düzgün durabilmek için ellerimi yumruk yapıp tırnaklarımın avuçlarıma geçerken hissettirdiği acıya odaklandım. “Of of of! Eri artık!” Buz küpünü iyice emerken gökyüzüne çevirdiğim dolmuş gözlerimin bakışlarına tercüman olacak kadar derin bir iç çektim. Bir anda ağzımın içi eski sıcaklığına dönüverdi. Dilimden geriye giden tek şey ılık suydu. “Başardım!” dedim. “Sartre fark etmedi.”

Ben içten içe galibiyetimi kutlarken Sartre’nin net görüntüsü bulanıklaşıp arkadaşımın aksi suratına dönüştü. Çizmeye uğraştığı kız portresinde onu rahatsız eden bir şey vardı. Bu kalbimi biraz kırmıştı çünkü nedense bu 2 boyutlu ihtiyar gencin bana benzediğini düşünmüştüm. Burunlarımız farklıydı ama, gözleri benimkiler gibi küçük ve koyu renkliydi. Alnı büyük olsa da yüzüne düşen perçem bunu saklamıştı. Tamam tamam, pek bir benzerliğimiz yoktu. Yine de arkadaşımın artık şu resimle barışmasını istiyordum.

“Hey baksana.” dedim sıkıldığım için kaşlarımı çekiştirirken. “Diyelim ki cebinde sadece 3.5 lira var. Çok susadın ama canın fena halde kola çekiyor. Sadece kolanın kendisi 3.5 lira. Bir yandan kana kana su içme isteğini bastıramıyorsun. Yine de ikisini alma ihtimalin yok. Yakınlarda çeşme falan da yok. Çünkü şey… çöldesin, evet öyle farz edelim. Ne yaparsın?”

En azından bir dakika düşünüp cevaplayacağını sanmıştım ama o sadece “Su.” dedi.

“Ben ne yaparım biliyor musun? Kola alırım ve satıcıdan buz koymasını rica ederim. Kolamı içtikten sonra buzların erimesini beklerim ve ılık suyumu yudumlarım. Nasıl?”

İç çekti. “Kaşları daha kalın olsa yüzündeki şu keskin bakışı yumuşatabilir miyim acaba? Gerçi kalın kaşlar tam tersi için kullanılır ama ben doğru teknikle, kalın kaşlı birinin oldukça sevimli gösterilebileceğine inanıyorum.”

Başımı hafifçe sallayıp söylediklerini onayladım. Arkadaşım tekrar kaleminin ucundaki hanımefendiye dalıp gidince gözlerim önümdeki Rilke’ye kaydı. Nedense Rilke’nin Hemingway ile bir bağlantısı varmış gibi hissediyordum. Sanki ikisinin yüzleri yer değiştirse herhangi bir samimiyet oynaması olmazdı. Bir estetik ameliyatı kadar bile farklılık ya da sahtelik görülmezdi. İşte resimdeki kızla ben de öyleydik. Hiç tanışmamıştık. Benzer bir tarzımız yoktu, benzer bakışlara sahip değildik. Ama yüzlerimiz yer değiştirse, herhangi bir uyumsuzluk baş göstermezdi. Tıpkı bir kalemi kapatırken o doğru ‘tık’ sesi geldiğinde kapağın tam olarak yerine oturduğunu hissetmek gibi bir şeydi bu. Onun yüzü bana takılsa, benim de yüzüm ona takılsa, mutlaka tatmin edici bir ‘tık’ sesi duyulurdu.

 

“Güzel mektubunuzun kolay anlaşılır olmadığını söyleyecektim önce, ama bu tam doğru olmaz: bu anlama’yı, anlamış olma’yı kanıtlamak zor sadece: çünkü şimdi yaşadıklarınızdan yola çıkarak söylediğiniz…”

 

“Tamam, saçlarına vuran rüzgârın yönünü değiştirdim. Nasıl?”

Kitabımın cümlelerinin üstüne geldiği için sinirlerimi bozan resme göz attım. Dudaklarımı içten ısırıp kendimi gülümsemeye zorlamadan “Güzel.” dedim. Sonra buz gibi yanıtım yüzünden kötü hissedip gerçek düşüncelerimi saklamanın bir yararı olmayacağı kanısına vardım. İç çekip sırtımı kamburlaştırdım. Resmi ellerimin arasına alıp “Bu… gördüğüm en güzel eserlerden biri olabilir. Tanıdığın biri mi? Nasıl bomboş bir kâğıda kızın tüm duygularını aktarabilirsin anlamıyorum.” dedim. Kaşlarım ağlayacakmış gibi oynuyordu, gerçekten karşımdaki insanın bu kadar yetenekli olduğuna inanamıyordum.

“Eh, teşekkürler.” Az öncekinden biraz daha keyifli bir halde solgun kızına ayrıntılar eklemeye koyuldu.

“Tanıdığın biri mi?” Sorularımı tekrarlamayı sevmiyordum. Beni çok anlaşılmaz biri gibi hissettiriyordu.

 

Güneş tepede kendinden emin bir şekilde parlarken boynumun gömleğimin yakası yüzünden yapış yapış olduğunu hissediyordum. Peçeteyle çenemi sildikten sonra sıkıntıyla arkama yaslandım ve arkadaşımın suratını incelemeye koyuldum. Bunu gizlice yapmıyordum. Gayet cesur bakışlarla onun mimiklerine anlam vermeye çalışıyordum. Bir yandan da beni terleten ve sıkıntılı hissettiren gerçekten güneş mi yoksa arkadaşım mı merak ediyordum.

Bardağımın dibinde hala biraz erimiş buz vardı. Ortada oldukça, tamamlanmamış bir görüntü olduğundan tüylerimin diken diken olduğunu hissettim ve tekrar dilimi buzları eritme görevine verdim. Bardak bulaşık makinesinden yeni çıkmış gibi berrak görününceye kadar dibinde toplanan damlaları yok etmeye uğraştım. Ağzıma ulaşamayacak kadar minik olanları da peçeteyle sildim. Sonra tekrar arkama yaslandım.

Biri size dik dik bakarken onu fark etmemek imkânsız değil midir? Okuduğum bir yazıda uyurken seyredilen bir insanın çok geçmeden huzursuzlanıp uyanacağı yazıyordu. Peki, öyleyse, aramızda sadece ufacık bir masa mesafesi olan bu insan nasıl ona yönelttiğim bakışlarımı bu denli ustalıkla görmezden gelebiliyordu?

Arkadaşımın görüntüsünün yerini eski komşumuz aldı. Eski komşumuzdan sonra abimi gördüm. İşte şimdi karşımda aynı sırayı paylaştığımız çocuk vardı. Onun ardından gelenler ise kedim, kimya öğretmenim, piyano hocam ve sitemizin güvenlik görevlisiydi.

 

“Evet, mektubunuz bana, sizin için her şeyin ne kadar zorlaştığını gösteriyor.”

 

Geç gelmiş bir cevap: “Hı hı, lisede hiç hoşlanmadığım kızlardan biriydi.”

Aptal gibi hemen sohbeti devam ettirme çabasına girdim. “Bu kadar sevmediğin ve yüzünü ekşiten bir resmi çizmeye neden saatlerini ayırıyorsun ki?”

“O kızı çizmiyorum. Ona benzer birini çiziyorum.” Ses tonundaki agresiflik beni rahatsız ettiğinden bir başka soru sorup da ona kendini omuzlarında vatka olan biri gibi özgüvenli hissettirmek istemedim. “Tamam.” dedim yumuşak sesimi aksi çıkartmaya çalışarak. Ama daha çok rahatsız edici bir şekilde miyavlayıvermiştim.

 

“Her şeyin yazdığınız gibi olduğu düşüncesine hemen alışamıyorum, fakat bu konuda eksiğim anlayış değil, çaresizliğinizi, yorgunluğunuzu, doğanızda yatan bu derin ve saf hayal kırıklığını, şimdi gerçekten bu kadar çalıştıktan sonra bir şeylere ulaşamamanın getirdiği hayal kırıklığını anlıyorum.”

 

Saatler geçip gitti ama ben yerimden kıpırdamadım. Hala yalnız kalmaktan korkuyordum, bu lisede içime işlenmiş bir şeydi herhalde.

Arkadaşım çiziyordu, ben de kendimce vakit geçiriyordum. Sonunda elindeki kalemi kesin bir şekilde masaya bırakınca duruşumu dikleştirdim. “Onu anlamıyorum.” dedi.

Cevabı arkadaşıma değil de Sartre’ye fısıldadım. “O bir dinleyici.”

 

“Bu da sizin için, bundan sonra da ve her daim, iyi şeyler ummamı sağlıyor, sizin için dileğim bu ve siz de bunu sevmeyi derinden becerir hale geldiniz.”

R M R

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.