15 Şubat 2021

Selamlaşmayı beceremeyen Kız

Kategori: Hikayeler

Fatma Albayrak

Selamlaşmayı beceremeyen Kız

11 Aralık 1992’de bir sürü, bir sürü bebek dünyaya geldi. Bunlardan birinin adı Selin’di ve gözlerini ilk defa açtığında gördüğü manzara, annesinin ona olan şefkatli bakışlarıydı. Bir başkasının adı Mete idi. Oldukça varlıklı bir hanımefendinin kucağındaydı ve ona giydirilen kıyafetin fiyatı tam olarak 357 liraydı. Sonra, Ceren vardı. Sevimli bir kızcağızdı, babasını gördüğü an kahkahayı basmıştı. Gemi vardı, ismi enteresandı, ama ailesi kadar değil. Annesinin saçları kanişleri andırıyordu, yanda onları gözetleyen anneannesi ise daha çok bir buldogdu. Tuhaf bir aileydi, alışılmadık… Ama mutluydular hep gülümseyip kahkaha atarlardı.

11 Aralık 1992’de bir sürü, bir sürü insan öldü. Mesela, Bahar vardı. Genç bir kadındı, daha yirmilerinde, pazardan dönerken araba çarptığından günlerce almak için para biriktirdiği ananası yiyememişti. Sonra… Adnan vardı. Yaşlı bir adamdı, çok esprili! Hep takım elbise giyer, kravatını kendisi bağlardı. Ama öldü işte o gün, durup dururken öldü. Zehra’nın iki güzel kızı vardı ama kendisini pek beğenmiyordu. Nedendir bilinmez, kolye takmak yerine boynuna bulduğu bir halatı dolayıverdi. Hoş değildi, şık durmadı. Ama öldü. 11 Aralık 1992’de hem de.

Kız da işte, 11 Aralık 1992’de doğdu. Ve öldü. Ama yaşadı da!

Biraz karmaşık bir durum.

 

 

Kız o gün, dünyayla tanışmıştı. Merhabalaşmıştı. Artık o kutu gibi yerde değildi, çok şükrediyordu buna… Ama bir sorun vardı. Göğsünden şu ‘tık tık’ sesi gelmiyordu. Doktorlar da onu tokatlayıp duruyorlardı, ne kadar rahatsız edici bir durumdu bu!

Böyle olunca, kalbi durunca, Kız dünyayla vedalaşmaya başladı. “Hoşçakalın.” dedi. “Kendinize iyi bakın. Yok efendim, kalamam. Acelem var.” Kendini de, “Zaten ne biçim yer burası! Soğuk mu sıcak mı anlayamadım. Doktorlar da pek çirkin.” diye teselli ediyordu.

Ah ama şu laftan anlamaz dünya yok mu? Başladı ısrar etmeye! “Lütfen!” diyordu, bir yandan inliyordu. “Lütfen gitmeyiniz. Kahve koyayım! Nasıl şekerli olsun? İstemiyorsunuz… E çay? Sevmiyorsunuz… Meyve keseyim, olmaz mı? E meyve de sevilmez mi canım? Siz pek de sağlıklı bir bireye benzemiyorsunuz! Düşünelim… düşünelim… Hamburger önersem? Yanına da yağlı yağlı patates kızartması?”

“Amaan!” Kız bu önerileri değerlendirdi. “Tamam efendim, kalıyorum. Amma uzattınız.”

O böyle deyince ölüm sessizliği çökmüş odada, kalbinden gelen boğuk ses yankılandı. Tık tık… Doğup ölmüştü, Kız. 11 Aralık 1992’de hem de.

 

E dünyaya geldiği gün böyle olaylı olunca, Kız’ın normal kalması pek de mümkün değildi. Bazı komplikasyonlar yüzünden, insanlarla en fazla 1 yıl görüşebiliyordu. Annesiyle babasını bile, yalnızca 365 gün görebilmişti. 366. gün kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlamış, vücuduna bir karanlık çökmüştü. Ayakları, minicik ayakları, kendiliğinden hareketlenip Kız’ı ebeveynlerinden uzaklara götürmüştü. Henüz bir bebekti, ve yapayalnızdı.

Her 365 günde bir, ona bakacak iyi yürekli insanlar buldu. Yalnız vefalı bir çocuk olduğundan kendini şöyle tanıtıyordu: “Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum. Ben Kız. 365 gün boyunca sizinle görüşebilirim ama 366. gün geldiğinde gitmek zorundayım.”

Yenilik sevmeyen insanlar ondan hoşlanmıyordu. Çoğu kişi şöyle söylüyordu: “Seni sadece bir yıl göreceksem, ve sonra göremeyeceksem, hiç görmemem daha iyi değil mi? Niye özlemekle vakit kaybedeyim ki? Şu an seni sevmiyorum, hoşlanmıyorum veyahut seninle ilgilenmiyorum. Öyleyse, ne diye hayatıma yük alayım? Hiç gereği yokken, kalbimi neden açayım?”

Kız bu sözleri sabırlı sabırlı dinledikten sonra genelde “Peki.” diyordu. “Siz de haklısınız.” Sonra küçük ayakları başka bir sokağın yolunu tutuyordu.

Yüzüne kapatılan kapıların ardında oturanlar hep sevimli ailelerdi. Kendi çocuklarına gözü gibi bakan anneler, Kız’ı görünce yüzlerini ekşitiyordu. Zarif elli, nazik babalar sokaktaki çocukların başını okşarken Kız’dan tiksiniyordu. Onlar böyle davranırken, Kız hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıp ellerini cebine sokarak önündeki taşa tekme atıyordu. Bir yandan da burnunu çekiyor ve şöyle fısıldıyordu: “Aman, banane. Zaten hepsi bir tuhaf.”

 

Oradan oraya sürüklenirken yıllar geçip gitti. Kaç yaşına gelmişti? 24 mü, 25 mi? 26 mıydı yoksa? Çift sayılar, pek şık değiller. Hepsi kendini beğenmiş ve cimri diye düşünüyorum. O yüzden Kız, 25 yaşındaydı. Evet, eminim tam olarak 25 yaşındaydı. Geçirdiği 365 günün ardından işi bıraktığı için morali bozuktu. Ama şöyle diyordu: “Zaten patronum pek aksiydi. Hiç sevemedim. Hele iş arkadaşlarım, hepsi deliydi. Her biri kafayı yemişti. En iyisini yapıyorum ben. Yeni bir yıl, yeni bir iş.”

 

“Hoş geldin Kız. Bu senin masan, yanında ben oturuyorum, karşıdaki de Güzel Saçlı Kadın (Güzel Saçlı Kadın'ın düzgün bir ismi vardı ama Kız isimlerden pek hoşlanmazdı) Bundan sonra uzun ve yoğun günler geçireceğiz değil mi? Öyleyse iyi anlaşalım!”

Kız kendisine uzanmış dostane eli tutup buruk bir gülümseme takındı. “İyi anlaşalım.” dedi. Ama içinden elini tuttuğu kişiye veda edeceği günü düşünüyordu. Kırılgan birine benzediğinden onunla çok yakınlaşmamaya karar verdi. Son gün geldiğinde, ağlamasını istemiyordu. Belki de ona bir hediye almalıydı. Ne beğenirdi acaba? “Hmmm…” Düşündü. Elini tutan kişinin masasında John Lennon’un şarkı sözleriyle süslenmiş bir kupa vardı. “Müzik dinlemeyi seviyor herhalde.” dedi Kız. “Ona bir plak almalıyım. Şöyle eskisinden, pahalı bir plak. Eminim çok mutlu olacaktır. Mutluyken de benim için üzülmeye vakti kalmaz zaten. Sessizce giderim, kapıyı ardımdan kapattığımı bile duymaz.”

Kız düşüncelerinden sıyrılıp masasına geçti ve üstünde rahat uyunur mu diye bakmak için başını yasladı. “Merhaba masacığım.” dedi. “Seni çok süslemeyeceğim, yoksa o gün geldiğinde ve eşyalarımı topladığımda çok boş görünürsün. Bunun için beni affetmeni rica ediyorum.”

Yeni iş yerine uyum sağlaması çok uzun sürmedi. Dediğim gibi, o başlangıçlara da sonlara da her zaman hazırlıklıydı ve onlarla barışması kolaydı. İşe giderken bindiği otobüsteki en rahatsız yeri bulmuştu, hiç özlemeyeceği, eksikliğini hissetmeyeceği bir acı çekiyordu. Masasını da süslemediğinden, fena halde sıkıcı bir görüntüyle karşı karşıyaydı. Bu manzara, imkânı yok, rüyalarına girmezdi. Tek başına balkonda oturduğu bir şafak vaktinde aklına düşmezdi. Böyle bir şey hayatta olmazdı.

Her öğle vakti yanına gelip beraber kahve içmeyi teklif eden Güzel Saçlı Kadın'da kusur bulmak zordu. Biçimli dişleri ve büyüleyici bir gülümsemesi vardı. Uzun çalışma saatlerinden sonra bile enerjiyle parlayan gözleri etrafındakileri motive ederdi. Kız oturup onun üstüne düşünmüştü, “Her insanın mutlaka bir kusuru vardır.” demişti. Birkaç günün ardından ise şu kanıya varmıştı: “Güzel Saçlı Kadın öyle büyüleyici ve nazik ki, kusursuzluğu onun kusuru oluyor. Bu yüzden özleyeceğim bir kimse kesinlikle değil.”

Kız, patronunu sevmiyordu. Fazla olumlu bir adamdı. Her saat başı ofise girip “Çok çalışıyorsunuz. Biraz dinlenin, gelin kahve içelim.” diyordu. Bu insanların kahveyle sorunu neydi? Kız kahveden tiksiniyordu.

“İşine alışabildin mi?” diyordu patronu. Hem de samimi bir şekilde tebessüm ediyordu. “Başta biraz zorlanmanı bekliyordum ama anlaşılan, fena halde yeteneklisin. Sen geldiğinden beri ofisin havası değişti, farkında mısın? Aferin, böyle devam et olur mu? Uzun yıllar boyunca beraber çalışalım.”

Kız onu dinlerken başını sallıyor ve kaşlarını hafifçe çatıp tüm dikkatini patronuna verdiğini kanıtlayan, yalancı bir yüz ifadesi takınıyordu. Ama aslında düşündüğü şuydu: “Yıllar mı? Yıllar! Asla olmaz. Ah, bu adam beni çıldırtacak galiba. Niye böyle nazik olmak zorunda ki? Ona nasıl veda edeceğim? Kahve seti mi alsam acaba… evet, bu iyi olur.”

 

Aylar geçip gitti. Kız herkes tarafından seviliyordu ve edeceği vedanın ofiste yıkıcı bir etki yaratacağından adı gibi emindi. Bu yüzden, erteledikçe erteledi. Ama 366. gün geldiğinde, kalbi göğsünü delecek gibi atmaya başladı. Elleri ağrıyordu, çenesi uyuşuyordu. “Gitmem gerek.” dedi. Sakinleşebilmek için kahvesinden bir yudum aldı. “Sizinle çalışmak gerçekten çok keyifliydi. Ama artık… yapamayacağım.”

Ah… gözlerini kısmış bekliyordu. İnlemeleri bekliyordu, sıcak kucaklamaları… Ama sadece patronunun boğazını temizlediğini duydu. “Peki öyleyse. Sen nasıl istersen. Seni özleyeceğiz.”

İşten ayrıldıktan bir hafta sonra Kız, ofisin camından gizlice içeri baktı. Elini tutan kişi, Güzel Saçlı Kadın ve patronunun yanında, yeni biri oturuyordu. Kahvesini yudumluyor ve gülüyordu. Etrafındakileri de gülümsetiyordu. Kız gibiydi. Ama o değildi.

“Olsun, amaan!” dedi Kız. “Zaten hepsi fazla iyiydi. Ayrıca hayatlarına devam etmelerine de çok sevindim. Hediyelerini vermedim ama, çoktan beni düşünmeyi bırakmışlar. Ne güzel. İşte böyle. Dünya dönmeye devam ediyor.”

 

Kız bu sefer masa başı bir işte çalışmak istemiyordu. Daha geçici, daha hafif bir pozisyon onun için uygun olurdu. Çünkü nedense… kendini incinmiş hissediyordu. Oldukça bitkindi. Yeni insanlarla tanışma düşüncesi başını ağrıtıyordu. Yok olmayı istedi, sonra utandı.

 

“Merhaba.” dedi çalışacağı kafenin patronu. Ona nasıl sipariş alacağını gösterip pos cihazı kullanmayı öğretti. “İşte böyle, bir ihtiyacın veyahut sorun olursa Çocuk’la (aslında Çocuk genç bir adamdı ve düzgün bir ismi vardı ama Kız insanların isimlerini ezberlemekten hoşlanmıyordu) konuş. Ben içerideyim. Hadi bakalım hayırlı olsun.”

Kız, “Bu kadının gittiğimde kederleneceğini pek sanmıyorum. Ama yine de onu mutlu etmeyi isterim. Son gün, karanfil mi alsam acaba? Nedense ruhunun kadife bir yapısı varmış gibi hissediyorum. Bu çiçek ona çok yakışır. Evet, bu güzel bir veda olur. Sabahtan gideyim de yoğun vakitte benimle ilgilenmek zorunda kalmasın. Evet, evet. Aynen öyle!” dedi kendi kendine. Sonra da kasanın başına geçti.

“Toplam yirmi beş lira ediyor. Kredi kartıyla ödemek istiyorsunuz… şifrenizi girer misiniz? Olmuyor mu? Bir bakayım. Tekrar dener misiniz? Allah Allah… Bir dakika bekleyin lütfen.”

Kız istemeye istemeye Çocuk’a yaklaştı. O sırada Çocuk, müzik dinlerken tezgâhı siliyor ve düşünceli düşünceli duyduğu şarkı sözlerini fısıldıyordu. Kız’ın onu dürttüğünü hissedince kulaklığını çıkarttı. “Bir şey mi oldu?”

“Bir şey olmasa niye yanına geleyim?” Pos cihazını gösterdi. “Müşterinin şifresini kabul etmiyor.”

Çocuk “Nasıl etmiyor?” dedi aksi aksi. “Ver bakayım.”

Kaşlarını çatmış, ciddi bir şekilde pos cihazını inceliyordu. “Tekrar girer misiniz şifrenizi? Yanlış olmadığından eminsiniz değil mi?” dedi buz gibi bir ses tonuyla. Müşteri bir süre düşündükten sonra içten ve mahcup bir kahkaha attı. “Ay! Bu benim eşimin kartı. Kusura bakmayın, karışmış.” Cüzdanından bir başka kart çıkarıp Çocuk’a uzattı.

“Özür dilerim. Seni de işinden alıkoydum.” dedi Kız, müşteri masasına geçtikten sonra. Çocuk kulaklıklarını takarken umursamaz bir şekilde şöyle söyledi: “Sorun değil.” Bir yandan da açtığı şarkıyı mırıldandı: “You’re gonna make me lonesome when you go…”

Kız kalbinde bir hareketlenme hissetti. Acaba günleri mi karıştırmıştı? Geçirdiği dakikalar bir saate değil de bir yıla mı denk geliyordu? Gitmesi mi gerekiyordu, şimdi? Yok yok, bu öyle bir his değildi. Daha tuhaftı, daha acayipti.

Kız Çocuk’a nasıl veda edeceğini düşündü.

“Hep ben gidiyorum. Peki niye terk edilmiş hissediyorum?" dedi.

Eve dönünce arama motoruna duyduğu şarkı sözlerini yazdı. Ve bomboş salonunda kırık bir ses yankılandı. Bob Dylan’dı bu. Neyse ki onu bir yıldan fazla dinleyebilirdi. Neyse ki ona nasıl veda edeceğini düşünmesi gerekmiyordu.

 

“Ne yapacağımı bilemeyecek hale getireceksin beni

Senden uzak kalınca.

Ne söyleyeceğimi bilmez hale getireceksin beni

Kendime güzel bir konuşma yaptıracaksın.

 

Eski Honolulu’da seni arayacağım.

San Francisco’da, Ashtabula’da

Beni şimdi terk etmek zorundasın, biliyorum.

Ama seni gökyüzünde göreceğim

Sevdiğim uzun çimenlerde.

Gittiğinde yapayalnız bırakacaksın beni.

Gittiğinde yapayalnız kalacağım.”

 

Geçen aylarda, Kız Çocuk’la pek çok kez konuşmuştu. Ama en çok, ondan duyduğu şu cümleler aklında yer edinmişti:

“Sorun değil.”

“Gerçekten mi? Anlat öyleyse, merak ettim.”

“Bob Dylan’ı çok seviyorum. Rüzgârı anımsatan bir sesi var değil mi?”

“Her şey yolunda.”

“Sorun değil.”

“Sorun değil.”

365. gün geldi. Ama Kız ayaklarına karşı çıktı. 366. gün geldi, Kız su içerek kendini yatıştırdı. 367. gün tuvalete gideceğini söyleyip defalarca ağladı. Ama, dedim ya, çift sayılar pek nankördür. 368. gün geldiğinde, acısı dayanılmaz bir hale geldi. Kuru dudaklarının veda etmeye dahi takati yoktu. Sadece kapıyı açtı ve çıkmak için hazırlandı. Ama enteresan bir şey oldu.

Çocuk ondan kalmasını rica etti. Kız da, sahiden, kaldı.

Yorumlar (2)

  • Beyza

    Beyza

    15 Şubat 2021 08:40 zamanında |
    Nerden buluyorsun böyle okurken insanı içine çeken konuları.. hayranım gerçekten♡

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      15 Şubat 2021 10:09 zamanında |
      Çok teşekkür ederim... Beğenmene çok sevindim ❤❤❤

      yanıtla

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.