08 Temmuz 2020

Tuhaf Bir Gün

Kategori: Hikayeler

Fatma Albayrak

Tuhaf Bir Gün

İnsanlar evlerine kapanmış, pencerelerine burunlarını dayayıp bir zamanlar dışarıda olmak ne demekti hayal etmeye çalışırken daha önce yeterince dikkat etmedikleri değerli şeyleri hatırlıyorlar. Kimisi her gün bindiği otobüste tutunduğu soğuk direği, kimisi okuluna girdiğinde görüp incelemeden geçtiği o silik tablonun mor çerçevesini hatırlıyor. Evlerindeki susuzluktan ölmek üzere olan çiçeklere hafifçe dokunup, bir dağ yolunda yürürken bacaklarına değen o uzun ve adını kimsenin bilmediği çirkin bitkileri anıyorlar... Geçerken selam verilmeyen tüm o ihtiyarlar ve konuşurken güneş gözlüğü çıkarma nezaketi gösterilmeyen saygıdeğer kimseler… hepsi yavaş yavaş fark ediliyor. Gözlerinin şeklini kafamızda canlandırmaya çalışıyoruz değil mi? Her gün sevdiğimiz o kedinin tüyleri ne renkti? Tüm bu yanından geçip gittiğimiz ayrıntılar bir bir zihnimize doluşup dışarıdaki rüzgârı içimize taşıyor.

Fakat sevgili okur,

hiç kimse,

hiç kimse size şimdi bahsedeceğim arkadaşımın yokluğunu fark etmiyor.

 

Bu bahsedeceğim kişi, genç bir kadın. Hiçbir özelliği olmayan genç bir kadın. Onu hatırlayıp, anmanızı gerektirecek bir vasfı yok. Boyu normal, kilosu normal. Evi toplu ve kendi estetik bakış açısını yansıttığı herhangi bir bibloya sahip değil. Dolabındaki giysiler anormal derecede birbirine benzemiyor ama çok farklı da değil. Zaten kendisinin bir tarzı yok.

Gideceği yerlere vaktinde gider, güneş batmadan evinde olur. Fakat rica ediyorum onu absürt derecede dakik sanmayın. Çünkü arada bir, işine gücüne, her insanın geciktiği kadar gecikir.

Tebessümü aklınıza kazınabilecek bir güzellikte değildir. Şimdi kafamda canlandırmaya çalışsam da, beceremiyorum. “Çok kullandığı bir kelime var mı?” derseniz, o da yok. Gerektiği kadar ‘ama’, gerektiği kadar ‘evet’ der. Pek çok insan gibi arada dudaklarının arasından çekingen bir ‘hayır’ çıkar. Fakat nadiren söyler bu kelimeyi… Tekrar ediyorum, absürt bir nadirlikte değil.

“Bir hayali var mı bu hanımefendinin?” derseniz, “Bilmiyorum.” diye yanıtlamak zorunda kalırım. Gri bir üniforması olduğunu görmüştüm. Üniversitede de gri bir bölüm okumuş. Anlayacağınız, hayatına baktığımızda hep bu renge rastlıyoruz. Sanıyorum hayalleri de çok renkli değildir. Sıradan düşleri vardır, fakat aşırı bir sıradanlıkta değil.

“Peki ne diye anlatıyorsun bu genç kadını?” diye sorarsanız, bir kez daha (gereksiz bir sakinlikle) “Bilmiyorum.” derim. Fakat şimdi düşününce, bu normallik derecesinde normal hayatı yaşarken, bir tuhaf gün geçirdiğini anımsıyorum. Sadece bir tuhaf gün.

O gün bu genç hanımefendi her vatandaşın uyanabileceği bir saatte uyanmış ve yüzünü yıkamak için banyoya gitmiş. Islak yanaklarını beyaz havlusuyla silerken aynadaki yansımasıyla göz göze gelmiş. Fakat o sıradan yüzünün tanınacak bir yanı olmadığından, gördüğü kişinin kendisinin bir yansıması olduğunu anlamamış.

“Ne yapıyorsunuz burada?” demiş tedirgin bir ses tonuyla. Fakat karşıdaki kişinin dudaklarının oynadığını görse de bir yanıt alamamış. Yine de bu terbiyesiz yansımanın genç hanımefendiyi taklit eder gibi bir hali varmış. Tabii bu durum genç hanımefendiyi normal bir insanın sinirlendireceği kadar sinirlendirmiş ve hızlı adımlarla (çok da hızlı değil) banyodan çıkmış.

Üstünü giyinip az önceki tatsız olayı düşünmeyi bıraktıktan sonra işe gitmek için yola koyulmuş. Fakat şu az önceki sıradan tipli kişi her yerde onu takip ediyormuş. Nehirde, cam kapılarda, çirkin aynalarda, olabilecek tüm yansıtıcı yüzeylerde onu görüyormuş. Keyfi kaçmış bu durum yüzünden. Sonunda gri ofisinde oturduğu gri sandalyeye yaslanıp derin bir iç çekmiş. Bilgisayarının ekranında gördüğü o sıradan yüzlü tipi incelemeye koyulmuş. Ağzından dökülen ilk cümle “Pek de özel bir yanın yok.” olmuş. “Senin gibi bir sürü insan gördüğüme yemin edebilirim. Epey sıkıcı bir hayatın var herhalde… beni buraya kadar takip ettin sonuçta.”

Sonra karşısındaki kişinin gözlerindeki bakıştan şunu anlamış: “Senin hayatının da benimkinden pek bir farkı yok gibi.”

Genç hanımefendi bu cüretkâr bakıştan rahatsızlık duyup hışımla yerinden kalkmış ve kendisini ofisten dışarı atmış. Bir anda her gün geçtiği o sokaklar ayaklarına dar gelir olmuş. Üstüne doğru gelen insanların ifadesiz yüzleri de midesini bulandırıyormuş. Uzaklaşmak, kaçıp gitmek istemiş. Bunun için de gördüğü ilk otobüse atlamış.

Otobüste bir yaşlı kadın, bir de orta yaşlı mülayim suratlı bir beyefendi oturuyormuş. Genç hanımefendi en arka koltuğun pencere kenarındaki kısmına geçip kısa hayatını sorgulamaya koyulmuş.

Önce, “Ben kimim?” demiş. Bu sorunun peşinden de adını ve soyadını sesli bir şekilde söylemiş.

Sonra, “Neredeyim?”  

Hemen peşinden, “Neden buradayım?”

“Şu anda ne yapıyorum?” sorusuna “Nefes alıyorum.” yanıtını vermiş.

“Neden nefes alıyorum?”, “Yaşamak için.”

“Neden yaşıyorum?”

“Neden?”

“Neden?”

“Neden…”

Tüm bu soruları sorarken bir yandan da camdan dışarı bakıyormuş. Tüm o yeşil araziler, mavi gökyüzü, top oynayan çocuklar, ekmek almaya çıkan amcalar… ne de güzel bir dünya varmış dışarıda!

Zaman geçtikçe cevapları da uzamış… Her soru göğüs kafesini biraz daha genişletiyormuş. Ciğerleri daha önce tatmadığı, şekerli bir havayla doluyormuş. Camdan gördüğü manzara ile kendi bilge soruları dans ediyormuş.

“Neden oturuyorum?”

“Neden gülümsüyorum?”

“Neden çalışıyorum?”

Sakin deniz ve kumsalda güneşlenirken kitap okuyan huzurlu insanlar…

“Neden yürüyorum?”

“Neden koşuyorum?”

“Nereye gidiyorum?”

Etrafa turuncu tonlar yayan güneş ve ondan beslenen yemyeşil ağaçlar.

“Neden?”

“Neden?”

“Neden…”

Tarlalar, kilometrelerce uzanan ve ormandan geçen yollar…

Tüm bu düşünceler genç hanımefendiyi biraz yorunca dayanamayıp cama yaslanarak uyuya kalmış.

“Hadi kızım… hadi kalk son duraktayız.” Otobüs şoförünün sesiyle uyanan genç hanımefendi şapşal bir biçimde kalkıp kendini dışarı atmış. Etrafa bakınca bir de ne görsün? İşte orada, çalıştığı şirketin hemen önünde dikiliyormuş. İç çekip kapıya uzanmış fakat yansımasıyla karşılaşmış. Yine, o sıradan yüzünün tanınacak bir yanı olmadığından, gördüğü kişinin kendisinin bir yansıması olduğunu anlamamış. “Affedersiniz, çekilebilir misiniz?” deyip içeri girmiş.

Her zaman çok özel insanların hikâyelerinin anlatıldığı bu dünyada yaşayan genç hanımefendi o yolculuktan sonra hiç değişmedi. Hiç önemli bir insan olmadı. Hiç farkını ortaya koymadı veya hatırlanacak bir gülümseye sahip olmadı. Ve eminim onun yaşadığı bu tuhaf otobüs yolculuğunu unutmanız bir günden fazla sürmeyecek.

Fakat ben sevgili okur,

Onu her daim hatırlayacağım. 

Şimdiye kadar elinden tutup da ona ‘değerli’ olduğunu söyleyen kimse olmadığı için.

Yorumlar (2)

  • Taymin

    Taymin

    11 Temmuz 2020 09:18 zamanında |
    Basit, sıradan, ortak kelimelerin, basit, sıradan, ortak duygularla bizi etkileyebildiği basit, sıradan olmayan enfes hikayeler

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      11 Temmuz 2020 11:23 zamanında |
      ♡♡♡♡♡♡

      yanıtla

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.