24 Şubat 2021

Beş yaşındayken, bir kere üzülmüştüm

Kategori: Yazılar

Leselya Koko

Beş yaşındayken, bir kere üzülmüştüm

Küçükken, çok değer verdiğim bir arkadaşımla birbirimize ucuz sorular sorarak vakit geçiriyorduk. “Anneni mi tercih edersin babanı mı? Plüton mu Platon mu? Garaj mı bagaj mı?” Ayaklarımızı duvara yaslamış tavana bakıyorduk. Bir ara, “Müziği mi daha çok seviyorsun beni mi?” diye sormuştum. Cevap vermemişti. “Yani benim sesimi mi bir daha duymamak istersin yoksa notaların sesini mi?”

“Senin sesini.” demişti. “Müzikten vazgeçemem.”

5 yaşındaki bir çocuk için fazla soğuk davrandığını düşünmüştüm. Hep böyle dürüst olmak zorunda mıydı? Asla seçim yapmasının gerekmeyeceği bir konuda, yalan söylese olmaz mıydı?

Ben, onun sesini duymak istemiştim. Dişsiz ağzından fırlayan, paket paket sigara içmiş gibi çıkan, kırık sesini. Üstelik, dürüsttüm. Ne tuhaf!

 

The Rolling Stones’un Angie şarkısının başında John Travolta’nın “Angiee!” diye bağırmasını isterdim.

 

 

Pencerem bir tepeye bakıyor. Güneş batınca karanlığa karışan, çok karizmatik bir tepeye. Eğer bir beyefendinin görüntüsünde olsaydı, kalbim hiç şüphesiz devamlı titrerdi. Yanaklarım da kızarıp parlayınca, uzaktan gölgesi olan bir mum gibi görünürdüm herhalde.

Evimize taşınırken her günümü bu tepede geçirme kararı almıştım. Kareli masa örtüsü ve porselen çaydanlığımla, hazırladığım salata ve poğaçalarla sade piknikler yapacaktım. Marketten aldığım meyve suyunu sürahiye doldurup, hayalini kurduğum o doğal yaşama yaklaşacaktım.

Ama bu tepeye giden insanlar pek karizmatik değilmiş. Bu yüzden ailem orada piknik yapmamın güvenli olmayacağını söyledi. Yıllar geçti ama, gözümün önünde duran bu tepe hala çok uzak geliyor.

 

Ayrıca Angie şarkısı Hotel California’ya çok benziyor. Aslında ondan önce çıkmış. Ama Hotel California şarkısı Angie’ye benziyor diyemem.

 

 

Soğuk havalarda penceremi açtığım için özür dilemeyeceğim. Odamdaki kahve ve ders kokusu başka şekilde çıkmıyor. Gerçi havada bir tuhaflık var. İçeri girmiyor gibi. Penceremde naylon var mı bakıyorum, ama yok. Öyleyse içerisi neden hala sıcak?

Böyle durumlarda “Bilmiyorum.” demek işime geliyor.

 

John Lennon’un Jealous Guy şarkısının kıskançlıkla hiçbir alakası olmadığını düşünüyorum.

 

 

Şu an tepede kimselerin olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden içime çektiğim nefesi o yöne doğru verdim. Acaba orada olsaydım, yani tepede diyorum, hangi şarkıyı dinlerdim?

 

Old and Wise ve Space Oddity’nin verdiği hisler birbirine çok benzemiyor mu?

 

Binadan tepeyi görüyorsam, tepeden de binaları göreceğim değil mi? Distopik bir manzara gibi geliyor. Belki de böylesi daha iyi, içinde yaşamak, içinde yaşadığımı bilmeden. Gerçi artık biraz biliyorum. Bu işleri değiştirir mi merak ediyorum.

 

Yıllardır dinlediğim Ah Bu Ben’in sözlerini geçen gün anladım. Başkalarının anladığını pek düşünmüyorum ama. Belki o anlamıştır, bir de şu.

 

 

Bugün başım çok ağrıdığı için yüzümü on yedi kere yıkadım. Krem sürdüm ve alnımı ovdum. Temiz hava aldım. Uyumayı denedim ama uyuyamadım. Bir süre gözlerimi kapatıp hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Kulaklarım ağrıyana dek müzik dinledim. Dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Kedimi okşayıp hayal kurdum. Başımın ağrısı geçmedi. Meğer böyle şeyler için farklı çözümler varmış. Ağrı kesici deniyor onlara. Canım acıdığında hiç aklıma gelmiyorlar.

 

The Poet Acts ve On the Nature of Daylight kardeş.

 

Bu kış yeterince soğuk geçmedi. Ağzımdan daha çok duman çıkmasını ve ellerimin daha fazla kızarmasını isterdim. Ama bu fazla şımarık bir düşünce. Ben derin bir nefes alacağım diye yaşanan buzlanmada kaç araba kayardı acaba?

 

Look What They’ve Done To My Song, Ma gelmiş geçmiş en hüzünlü şarkılardan biridir.

 

Tırnaklarımın avuç içlerime geçtiğini gören annem bana ağrı kesici uzattı. Bu sefer mücadele etmeden kabul ettim. “Yok, bununla öyle başa çıkmak istemiyorum.” demedim. Zaten çok saçma bir inat benimkisi. Çikolata yiyorum, patates kızartması seviyorum… Gelmiş geçmiş en kötü yemek ve uyku rutinine sahibim. Ama ağrı kesici almak beni kötü hissettiriyor. Boynumu kısaltıyormuş gibi ya da parmaklarımı grileştiriyor gibi… Neyse, işe yaramadı zaten.

 

John Lennon I am the Walrus şarkısını yazarken kendi zekasını takdir edercesine gülümsüyordu ve “Hıh hıh.” diye sesler çıkartıyordu. Bundan eminim. Bundan kesinlikle eminim.

 

Edvard Munch’la iyi anlaşırdım gibime geliyor. Duymak istediklerini söyleyebilirdim. O 5 yaşındaki arkadaşım gibi acımasız olmazdım. Hem, ben ona müzikten daha sıcak sarılırdım. Keşke tepemize Van Gogh gibi adamlar çıksaydı. Tuvali olmasa da olur.

 

Nature Boy’un gerçek bir insan olduğunu hayal etmeyi seviyorum. Ama gerçek bir insan olmasını istemem. Onun hüzünlü hüzünlü konuştuğunu görmektense, hiç görmemeyi yeğlerim. Yine de saçları siyah olurmuş gibi geliyor.

 

Kendi kendine konuşmanın çok sağlıklı olduğunu duymuştum.

“Müziği mi seviyorsun beni mi?”

“Yani benim sesimi mi duymamak istersin notaların sesini mi?”

“Senin sesini. Müzikten vazgeçemem.”

 

 

Yorumlar (5)

  • Beyza

    Beyza

    24 Şubat 2021 20:17 zamanında |
    5 yaşında yaşanan hiçbir şey unutulmaz ve yıllar geçtikçe daha da anlamlanır :") al sana hayatın cilvelerinden bir tane daha

    yanıtla

    • Fatma Albayrak

      Fatma Albayrak

      24 Şubat 2021 22:55 zamanında |
      Çok alakasız ama, seni özledim Beyza

      yanıtla

      • Beyza

        Beyza

        24 Şubat 2021 23:16 zamanında |
        Yiaaa 2.kez okumaya gelmiştim şgçsçdgçfçf ben de seni çok özledim fatmakuşum ♡♡

        yanıtla

        • Fatma Albayrak

          Fatma Albayrak

          25 Şubat 2021 01:56 zamanında |
          duygulandım :')

          yanıtla

          • Beyza

            Beyza

            25 Şubat 2021 09:23 zamanında |
            Ben de :")

            yanıtla

Bir yorum yapın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz.